• +90 535 822 91 85

Bilimsel Veriler

“BiyoEnerjiSuNötralizasyonu” yönteminde enerjinin suya yüklenmesindeki mantık:

James Cooper Aralık 2014 te çıkardığı Su Terapisi isimli kitabında: “Psikospritüel olarak yüklenmiş su, manevi mistik kişilerin, dini kişilerin sağlığı ve esenliği daha iyi hale getirmek için suya daha yüksek enerjiler yüklediklerini ve Büyük Ruhani Şifacıların insanların üstlerine su serperek iyileştirdikleri bilinmektedir” demektedir.

 

SU MUCİZESİ

“En Doğru Bilimsel Din İslam”

“Japon bilim adamı İslam üzerine bir araştırma yaptı. Kuran okunurken moleküllerin en doğru dizilime kavuştuğunu gördü! İslam’ın en mükemmel ve doğru din olduğu “moleküler” olarak saptandı! Japon bilim adamı Masaru Emoto, su molekülleri üzerine yaptığı araştırmalarda Kur’an okurken veya hoca ezan okurken, sudaki moleküllerin meydana gelen titreşimlerle mükemmel bir altıgen dizilim oluşturduğunu saptadı. Emoto kısa bir süre önce Mısır’a giderek Kahire Üniversitesi’nde yaptığı araştırmanın sonuçlarını meslektaşları ile paylaştı. “İSLAM EN DOĞRU DİN” Mısır devlet televizyonunda Japon bilim adamının elde ettiği bulgular profesörler tarafından tartışmaya açıldı. Kuran okunurken suyun nasıl değiştiğini tartışan bilim adamları, insan vücudunun yüzde 70’inin sudan oluştuğundan yola çıkarak İslam’ın en doğru din olduğu sonucuna vardı. Ayrıca Kuran okuyan ve Allah’a duan eden insanların huzur ve mutluluk duymasının sebebinin de bu olduğu öne sürüldü. Bu konuda daha fazla araştırmalar yapılması gerektiğine işaret eden Mısırlı akademisyenler, Kur’an Kerim sesinin su moleküllerini değiştirmesi ile ibadet edenlerin şiddetten uzak durması arasında da bir bağlantı olduğunu savundu.

Masaru EMOTO: “İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.“ Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto ’nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.

Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymaktadır.

Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ve su borularında, depolarda bekletilen durgun su kesin olarak şekilsel bozukluk ve rastgele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor. Bu fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortada. Su, bir şey söylendiğinde, aktarıldığı anda, anında etkilenmekte. Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara fotoğrafları çekilmeden önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altındaki kelimeler yüklenilmiş. Suyun kelimelerin manalarının enerjisini kopyalayıp, görüntü olarak verdiği yansımanın gerçekliği şaşırtıcıdır.

Yapılan araştırmada suya müzik de çalınmış, film de oynatılmış. Örneklerde kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında da korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup şekil bozuklukları oluşmuş. (Bu yüzden sizlere bu tarz filmleri hiç seyretmemenizi veya mümkünse hiç olmazsa hemen uykudan önce seyretmemenizi tavsiye ederim. Uykudan hemen önce yapılan şeyler bilinçaltına daha çabuk yerleşir ve etkiler.)

Su hücreler arası bilgi alışverişini sağlar. Bu şekilde var olabiliyoruz. Sizin gün içinde düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey tüm hücrelerinizi etkiler, çünkü bedeninizdeki su bunların enerjisini kopyalayıp hücrelere dağıtır. Dolayışı ile siz bir bakıma düşündüğünüz ve konuştuğunuz şeyler olursunuz, bedeninizi de etkilersiniz. “Ben hep hasta olurum.” dediğinizde içinizde dolaşan su o kaliteye bürünüp bunu hücrelere iletir. “Beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim” cümlesi yüklenilmiş olan suyun fotoğrafına bakınız. Düşündüklerinizin ve konuştuklarınızın kalitesinde yaşarsınız. Tüm hayatınız ve sağlığınız hücrelerinizde var olan, atalarınızdan aktarılan ve kendi geçmişinizden gelen bedeninizdeki sudaki bilgilerin kaydıdır.”

Kaynak: http://internethaber.com/news_detail.php?id=203704

 

SUYUN HAFIZASI VAR

Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste yaptığı araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda sallayarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü görmüş.

Benveniste nin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış, Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş, Belçika Katolik Üniversitesinde Benveniste ’nin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak her dört laboratuvardaki bilim adamları yapılan uygulamayla ilgili deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde hile var denmesin diye deneylere katılmıyormuş. Sonuçta her türlü önlem alınarak yapılan tüm deneyler Benveniste ‘nin sonuçlarını desteklemiş. Benveniste buna karşılık “12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler” demiştir. Benveniste ayrıca “Biokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratabilir” de demiştir.

(İş hal durum bu olunca kardeşler; ağızdan çıkan bir sözün taşıdığı duygunun frekansı, suya bu kadar etki yapar ve su bu kadar hassas iken, Yaratıcımız tarafından şifresi verilmiş, Evren sistemine paralel olarak belirlenmiş Allah İsimleri ve âyet frekanslarının “özel bir ilimle ve yüksek düzeyde” suya yüklenmesinin ne kadar etkili olabileceğini takdir edersiniz…)

Esma ül Hüsna ile Beyin açılımı; “Zikir–Beyin” bağlantısını anlamamıza yardımcı olabilecek bilimsel bir veri:

Araştırmacı mistik bilim adamı Dispenza; bütün hayat tecrübelerimiz nörolojik açıdan algımızda olup bitenleri dünyamızın dokularını belirliyor ve çevreden bir uyarı geldiğinde bu nöron ağlarının belli kısımları harekete geçer ateşlenir ve beyinde kimyasal değişiklikler yaratır. Bu kimyasal değişiklikler ise duygusal tepkiler üretip algımızı belirler ve hayatımızdaki insanlara ve olaylara verdiğimiz tepkileri koşullandırır. Nöron bilimin temel bir kuralına göre aynı anda ateşlenen sinirler birbirine bağlanır. Bir şeyi bir kez yaptığınızda buna tepki olarak nöronlar buna tepki olarak gerçek bir ağ bağlantısı kurarlar fakat davranışlara devam etmezseniz o davranış beyinde bir patika açmaz. Bir şeyi tekrar tekrar uyguladığınızda ise bu beyin hücreleri giderek daha fazla bağlantı kurar ve beyin şebekesini ateşlemek artık daha kolay hale gelir. Madalyonun diğer yüzü birlikte ateşlenmeyen sinir hücreleri birbirleriyle bağlanmazlar. Uzun süreli ilişkilerini yitirir. Alışkan olduğumuz bir fiili sık sık kesintiye uğratırsak olur bu… Liseli arkadaşlara söz verip ilişki kopması gibi… Son araştırmalar beynin yaşlılık yıllarına kadar esnek ve biçim alır olmakla kalmayıp yeni hücreler yarattığını da göstermiştir. İyi haber içine düştüğümüz davranış ve karakter modellerini değiştirme yönünde devasa bir potansiyelimiz var. Sinir sistemi ve bütünsel psikolojimizdeki değişimin potansiyeli tüyler ürperticidir.

www.okyanusum.com

 

 

Hollandalı bir psikiyatr olan Vander Hoven, 3 yıl ses üzerine, diller üzerine çalışıyor ve insan üzerindeki etkilerini araştırıyor. Kendisi Müslüman değil, ancak Kur’an ayetlerinin dizilimi, musikisi ve kelimelerin titreşiminin, özellikle kalp ve tansiyon hastaları üzerinde, stres üzerinde çok olumlu etkiler yaptığını ortaya koymuş ve Kur’an okuyan ve dinleyen kişilerin, psikolojik rahatsızlıktan kendilerini rahatça uzak tuttuklarını belirtmiştir.

Mesela Allah kelimesini söylerken ilk harf olan “elif” /a harfi, solunum sisteminden gelen bir sestir ve nefes alış verişi kontrol eder. Arapçadaki sessiz harf “l” yi telaffuz ederken ise, dil hafifçe üst dudağa değer ki, bu bir duraklamadır. Ondan sonra tekrar aynı nefes kontrolünü yapmak, yani tekrar “la” demek, soluk almayı rahatlatır. Ayrıca son harf olan “h” yi söylerken ciğerler ve kalp arasında bağlantı kurulur ve bu bağlantı kalp atışlarını düzenler. Ve insan sağlığında en önemli ve en birinci etken nefestir. Doğru nefesle iyi olup, düzensiz nefes alış verişle de hastalığa davetiye çıkarıldığını tespit eden Hoven, bu konuda bir tıp merkezinde, gelen hastalarına durumlarına göre belli sayıda “Allah” demelerini söylüyor ve bu şekilde bir terapi yapıyor.

Ayet: ” Kalpler ancak Allah’ın zikri ile yatışır, tatmin olur” (Rad Suresi 28)

Kaynak: Türkiye Metafizik Araştırmalar Merkezi sitesi

*Neden “Holistik” yaklaşım (Holistik Danışmanlık)?

Neden Astroloji ve Felsefeyi (Tasavvuf Felsefesini) bu kadar önemsiyorum? Bu soruların cevabını aşağıdaki alıntılarla anlatmaya çalışayım:

“Stephen ARROYO nun “Astroloji Psikoloji 4 element” kitabında: “Whyte Yunanlıdan bu yana düşünürlerin Atomculuk okulu ve Bütünselcilik (Holistik) okulu olmak üzere iki kampa bölündüklerini söylemektedir. Biz günlük yaşamda her ikisini de kullanmaktayız. Holistik bütüncül yaklaşım evrensel insanı bütün boyutlarıyla tanımada en kapsamlı yaklaşıma sahip olmuştur.

Fransız filozof Pascal dünyanın ve özellikle insanın rasyonel analizlerle anlaşılabileceğini reddetmiştir. Ona göre sezgi, yani herhangi bir şeyin yüzeyinden içindeki esas gizeme doğru bakmak dünyayı ve insanı anlamanın tek anahtarıdır. Eski zamanların büyük gizem okulları, modern psikoterapi tekniklerinin ataları; İnsan bilincinin sadece kendisine empoze ettiği özel entelektüel sınırlarla kısıtlanabileceğini öğretmişlerdir.

“Kendini Tanı” (Bizde “Rabbini bilen nefsini bilir veya nefsini bilen Rabbini bilir!”) Yunan felsefesinin temelini oluşturan anahtar cümleydi ve felsefe sözcüğü de kelime anlamıyla “bilgelik sevgisi” demekti. Yunanlılar için bilim sadece bazı belirli bağlantıları keşfetmek için veri toplamak anlamına gelmiyordu. Daha ziyade yaşamın ve doğanın temelindeki ESAS doğruları, eşyanın hakikatini, sadece doğa yasalarını değil aynı zamanda yaşamın evrensel metafizik yasalarını bulmak için sistemli araştırmalar yapmak demekti. Yaşamı kendi entelektüel ön yargılarımıza ve duygusal eğilimlerimize göre sınırlandırarak ve sınıflandırarak anlamaya çalışıyoruz, böylece kendimizi kısıtlamış oluyoruz. Oysa biz ne dersek diyelim BİRŞEY NE İSE O DUR.” demektedir.

 


Özel Not: Yunanlılar felsefeyi eski Mısır öğretilerinden almışlardır. Aristo yıllarca böyle bir eğitim aldıktan sonra ülkesine dönerek “Felsefe” nin temellerini atar. Mısır öğretileri de vahiy kaynaklı eski kutsal metinlerden ilham alarak oluşmuştur. Araya şeytani ilhamlar, bazı kişilerin kendi mantık ve bilgi düzeyiyle yaptığı bahtsız çıkarımlar vb. karışsa da Felsefe bir anlamda Kur’an-ı Kerimde geçen TEFEKKÜR dür. Mesele bu tefekkürü (bilgi işlem); Doğru Bilgi ışığında ve İman aklıyla yapmaktır.

Bu anlamda Tasavvufçu olmak Her şey Allahtır şeklinde yanlış bir inançta olmayı gerektirmez. Her şey Allahtandır-MİN ALLAH şeklinde doğru bir inançta olmayı gerektirir. “Her şey’in Allahtan” olması da yaratılan şeylerin Allah ile fiziki bağı olduğu veya Allah’ın uzvu-parçası vb. olduğu anlamına asla gelmez. Evren’in Yaratıcı ile olan bağının nasıl ve ne şekilde olduğunu Evren=Tireşim=Sayılar=Harfler= Esmâ ül Hüsnâ isimli kitabımızda açıkladık…

Muhammed Sadi


 

Astroloji hakkında, Bilim adamı Rex pay 1967:

“Sleeper’ in gösterdiğine göre Dünya ile İyonosfer arasındaki boşluğu bir yankılayan sistem olarak düşünürsek sn. nin 8 de biri kadar karakteristik bir periyodu vardır. Bu durumda yankılanma frekansı yaklaşık 8 cps dır. Yani yaklaşık insan beyninin alfa ritmidir. Sleeper: Jeomanyetik alanın bu karakteristik frekans için hassas ayar mekanizması sağladığını ve eğer davranışlar bu frekanstaki değişikliklerden etkileniyorsa planetlerin konumları insan yaşamında düşündüğümüzden daha fazla etkilidir. Manyetik alan insan bedenine nüfuz edebilme ve genişleme yeteneğinden dolayı evrendeki başka enerjilerle bağlantı kurar, dolayısıyla insan kendi manyetik alanı aracılığıyla bizim gezegenimizi etkileyen tüm kozmik güçlerle etkileşim halindedir. Astrolojik doğum haritası bir insanın kozmik güçlerle olan ilişkisinin sembolüdür. İnsanın doğum anındaki temel frekanslarını ritmini ve enerji alanının rezonansını gösterir.” demektedir…

 

İsviçreli Dr. Alexander Ruperti 1971:

“Ne yazık ki bilimsel yaklaşım psikolojik düzeyde karmaşayı artırıyor, bireyin değerini yıpratıyor. Bilimin insana sunduğu ortam ona insanca bir anlam veya amaç gösteremiyor. Sadece şaşmaz kabul edilen ama uzun vadede kozmik döngülerle kolay değişebilen soğuk ve entelektüel verileri anlatıyor. Sigmund Freud meslek hayatının sonlarına doğru yazdığı bir mektupta: “eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim kendimi psikanaliz yerine ruhsal araştırmalara” adardım” demiştir

 

“İNSANA YAŞAMININ ANLAMLI OLDUĞUNU GÖSTERMEK EN ÖNEMLİ ŞEYDİR.”

Carl Jung, “Psikoloji ve Din” adlı eserinde; “gerçek dini yaşantı öncelikle kişinin şu soruları samimiyetle sorması ile başlar. Ben neyim? Nereden geliyorum? Burada ne yapmalıyım ve nereye gidiyorum?” Yine Jung birçok vakada ve anlamakta zorluk çektiği insanlarda “astrolojiye” başvurduğunu söylemiştir…

Jung aynı söyleşide bir kişinin doğuştan gelen ruhsal eğilimlerinin horoskopta anlaşılır biçimde ifade edildiğini söylemiştir. Psikolojik bir dönemin ve benzer bir olayın bir astrolojik transite, özellikle Satürn ve Uranüs’ün gerilimli açılarına denk geldiğine çok şahit oldum.” Demiştir…

(Jung 1954)

 

Maps of Consciousness isimli kitabında Astroloji ve diğer konuları anlatan başka bir Psikolog Ralph Metzner de: “Diğer tüm kişilik değerlendirme araçlarından farklı olarak astrolojik sistem içsel bir dinamiğe sahiptir. Usta ve deneyimli bir astrolog tarafından yorumlanan horoskop, kişinin kalıtsal eğilimlerinin sentetik bir tablosunu sunmakla kalmayıp gizli potansiyellerine de işaret etmekte, gerekli büyüme yönlerini göstermekte, kısaca kendini gerçekleştirme sürecinin sembolik haritasını vermektedir.”

(Metzner 1970 shf 164 165)

 

*Neden Kuantum Biliminin (her ne kadar herkesin istediği yöne çektiği bir alan olsa da…) Yaratıcımızı tanımak ve yarattığı sistemi anlamak noktasında takdire şayan bir hizmet verdiğini düşünüyorum? Her ne kadar bilim dünyasında insanları kasten yanlış yönlendiren bazı uydurma teoriler üretilse de (imanlı samimi çalışan bilim adamlarını tenzih ederim)elimizden geldiğince ilimle gitmekte -Resulü Ekrem’in tavsiyesi-fayda vardır.

 

ENOK (İdris a.s.) IN KİTABINDAN: “EVRENLER NASIL YARATILDI?”

Enok’un İkinci Kitabı’nda; evrenlerin yaratılış sırları açıkça ifşa edilir. Baş melekler boyutuna yükseltilen Enok (İdris aleyhisselam) Peygamber, Sonsuz Yüce’nin evrenleri nasıl yarattığını, bizzat Kendisinden dinler. Enok’un 2. kitabında anlatılan Rabbimizin evrenleri yaratma aşamaları, Kur’an vahyiyle tamamen örtüşmektedir. Aşağıda özetini vereceğimiz metinde, açıklanması gereken temel iki kavram yer almaktadır: “Adoil (Adail)” ve “Archas”. Bu iki temel, önemli kavramın açıklamasını, aşağıdaki alıntının sonunda yapacağız. Ancak metnin anlaşılması için bu kavramların, tam karşılıklarını burada ifade edeceğiz. “Adoil=Ado+el; El’in (Allah’ın) Melekûtudur.” ”Archas; kuarklar”dır.

 

Bölüm 24

2- Ve Ben(Enok), Rabbi (Lordu) saygıyla selamladım ve Rab bana konuştu: “Sevgili Enok, gördüğün ne varsa ve hareketsiz duran veya hareket eden ne varsa, Ben’im tarafımdan mükemmel hale getirildi. Ve bunu sana, Ben açıklayacağım. Hiçbir şey var olmadan önce; en başından beri var olan her şeyi, var olmayandan; görünür olanları, görünmez (ruhsal) şeylerden yarattım.”

3- Dinle Enok! Ben’im bu sözlerimi kavra(al). Sırrımı meleklerime anlatmadım. Onlara onların yükselişini anlatmadım ne de sonsuz âlemi. Ve ne de bugün sana anlattığım yaratmamı anlamadılar.

4- Tüm bunlar görünür şeyler (fiziksel evren) olmadan önce, BİR olan BEN, yalnız görünmez (ruhsal) şeylerde dolaşırdım, Güneş gibi, doğudan batıya ve batıdan doğuya.

5- … Ve görünür bir evren yaratmak için, bir temel (esas, taban, zemin) kurma fikrini tasarladım.

(Enok 2/2-5)

 

Bölüm-25

1- En düşük (alt) şeylere şunu emrettim: görünmez (ruhsal) şeyler, görünür (fiziksel) şeylere dönüşmeli. Ve Adoil (Adoel-Melekût) çok büyük oldu ve ben ona baktım. O büyük nurdan bir gövdeye sahipti.

2- Ve Ben ona dedim: “Adoil, kendini çöz-çözül! Ve senden görünenin çıkmasına izin ver. “O da çözüldü ve çok büyük bir “ışık” (ışık iplikçikleri-sicimler) ortaya çıktı.

3- Ve o çözüldü ve büyük bir ışık açığa çıktı. Ve ben büyük ışığın ortasındaydım. Işık’tan (Nur’dan), ışık doğarken büyük bir çağ geldi ve benim yaratmayı düşündüğüm tüm yaratılışı (evrenleri) gösterdi. Bunun iyi olduğunu gördüm.

4- Ve Kendim için bir Taht yerleştirdim, ona oturdum. Ve ışığa konuştum: “Oradan daha yukarı git, Taht’ın daha yukarısında kendini yerleştir ve en yüksek şeyler için temel ol!

5- Ve ışığın yukarısında, ondan yüksek başka hiçbir şey yoktu ve ben yukarı yöneldim ve Tahtımdan yukarıya baktım.

(Enok 2/1-5)

 

Bölüm-26

1- Ve ben ikinci kez en düşük(alt) olanı çağırdım ve dedim ki: “Hadi Archas, görünmez olan şeylerden, görünür ve katı ortaya çıksın!”

2- Ve Archas, katı, ağır ve çok kırmızı oldu (BigBang noktası). Ve Ben dedim ki “Kendini aç (Büyük Patlama ile holografik olarak) Archas ve senden görünür (evrenin) olmasına izin ver!” Ve o (Archas), kendisini çözdü. Bütün alt seviyedeki yaratımlara yol açan, çok büyük ve çok karanlık bir çağ açığa çıktı. Ve Ben bunun iyi olduğunu gördüm.

3-Ve ona dedim ki: “Oranın altına git. Kendi kendini yerleştir. Alt seviyedeki şeyler için temel ol! O oldu. (Archas) aşağı indi ve kendi kendini yerleştirdi. Alt seviyedeki şeyler için temel oldu. Karanlığın aşağısında başka hiçbir şey yoktu.

(Enok 2/1-3)

Yaratılmış her şeyin “Ad”ı olan ve her şeyin arkasında bulunan “melekût”; Rabbine saygısından “titreşen sicimlere dönüşür. Sicimler, bir ses-melodi titreşimini temsil eder ve titreşen suya; “kuark-gluon sıvısına dönüşürler. Özetle bir kemanın telleri gibi titreşen-ses çıkaran sicimler; kuarkları ve kuarklar da, evrenlerde var olan her şeyi oluştururlar. “Fiziki maddenin %99.999’u boşluktur, eğer boşluğa bağlanabilmeyi başarırsak muazzam sonuçlar elde edebiliriz.” Aynı Üniversitede Nörofizyolog olan Karl Pribram da: “Kâinat, maddenin tüm olası formlarını, tüm olası versiyonlarını kapsayan bir temele sahip, dev bir enerji alışverişi şebekesidir. Evren mekanik değildir, aksine zekidir ve bir amaca yönelik işlemektedir. Evreni bir arada tutan kaynak bilgi ise hiçlik-boşlukta kayıtlı bilgidir” der.

ABD’li kuantum fiziği profesörü Dr. Fred Alan Wolf şöyle diyor: “Evren, hem maddeyi, hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologramdır.” Teorik ve deneysel fizikçi Dr. Hal Puthof ise bilinmeyeni çözmenin sırrının boşluk mühendisliğinde yattığını söylemektedir. Ona göre boşluk, tüm enerji parçacıklarının ve alan dalgalanmalarının olduğu kadar, uzay-zamanın da beşiğidir. Tüm enerjinin içinden doğduğu kaynaktır ve kendisi başlı başına bir enerjidir. Fizikçiler, içinde yaşadığımız evrenin, gerçekte boşluğun özellikleri tarafından yönetildiğini söylemektedirler. Buna göre her an her yerde mevcut olan, her yeri kaplayan, tüm gerçekliği birbirine bağlayan boşluk, bütüncül bir evren anlayışımızın da temelini oluşturmaktadır. Boşluk denen alan, gerçekte boşluk değil, “yoğun sanal melekût alanı “dır. Bu alanda bilimin kuşatamadığı müthiş bir hareketlilik ve sürekli bir yaratım gerçekleşmektedir. Bu sanal parçacık ve enerji alanı, gerçek madde parçacıklarını içermese de, “sürekli sanal melekût-enerji alanı “dır. Boşlukta meydana gelen bir sanal parçacık ve anti parçacık çifti, 10-21 saniye gibi kısa sürede yaratıma katkıda bulunur ve sonra birbirlerini yok ederek enerjiye dönüşürler. Ve bilinen tüm fizik bilimi, bu enerjiyi izole etmekten ve mutlak boşluk oluşturmaktan acizdir.”

ys@yaklasansaat.com

5. Neden göreceliyi bu kadar dışlayıp illâ da hakîkat diyorum. Tek takıntılı ben miyim?

Geçen günlerde derinfelsefecom’un kitap tanıtımlarında rastladığım, Hz. Gazali’nin kitabında kendisi hakkında yazdığı bu bölümü sizlerle paylaşarak; biz gibi uçuk hakîkat yolcularının takıntısının ne olduğunu daha iyi anlatabilmek isterim.

 

Hz. Gazali:

“Gençliğimin ilk yıllarından beri, hakikatleri kavramaya çok arzulu olmam, yaratılışımdan gelen bir âdetimdir. Bu benim elimde değildir. Allah Teâlâ’nın bana ihsan ettiği bir hâldir. Bu sâyede, itikatta taklitten kurtuldum. Çocukluğumda örf ve âdete dayanan akideden sıyrıldım. Çünkü Hristiyan çocuklarının Hristiyan, Yahudi çocuklarının Yahudi, Müslüman çocuklarının da Müslüman olduğunu gördüm. Asıl yaratılışın hakikatini ve anneyi, babayı, hocayı taklit etmekle elde edilen akidelerin, inançların esasını araştırmayı istedim. Bu taklit ile inanmanın başlangıcı telkin ile idi. Telkin ile başlayan bu taklitleri birbirinden ayırmak için, içime bir arzu düştü. Hâlbuki bunların hangisinin hak, hangisinin bâtıl olduğu hususunda ihtilâflar vardı. Bunu nasıl yapabilirim diye düşündüm. Dedim ki, benim asıl arzum, işlerin hakikatini bilmektir. O hâlde, önce ilmin hakikatini bilmem lâzımdır. Öyleyse ilmin hakikati nedir? Nihâyet ilmin hakikati bana şöyle zahir oldu. Yakîni sağlayan ilim öyle bir ilimdir ki, onunla bilinen şeyler açıkça anlaşılır. Asla şüphe kalmaz. O ilimde yanlışlık ve hata bulunmaz. Kalp böyle bir ihtimâle imkân bulamaz. Hatadan emin olmak için, ilim öyle kuvvetli olmalıdır ki, birisi bu ilmin bâtıl olduğunu iddia etse, davasının doğruluğunu ispat için taşı altın, değneği yılan hâline getirse, bu durum o ilme sahip olan kimseyi asla şüpheye düşürmez. Ben on sayısının üç sayısından büyük olduğunu bildiğim hâlde, birisi üç sayısı on sayısından büyüktür. Bu sözüme inanman için, değneği yılan hâline getireceğim dese, bunu yapsa, ben de görsem, bu sebeple bilgimde bir şüphe meydana gelmez. Ancak o kimsenin bu işi nasıl yaptığına şaşarım. Daha sonra anladım ki, bu şekilde kesin olarak bilmediğim ilme güvenilmez. Şek ve şüphe bulunan ilim, kesin ilim (ilm-i yakîn) değildir. Sonra bilgilerimi inceledim. Kendimde duyu organlarımla elde ettiğim, delile muhtaç olmayan açık bilgilerden başka güvenilecek kesin bilgi bulamadım. Ümitsizliğe düştüm. Kendi kendime dedim ki: Duyu organlarıyla anlaşılan ve açık olan bilgilerden başka müşkülleri çözecek başka bir vâsıta kalmadı. O hâlde önce bu bilgileri inceleyip, sağlamlık derecelerini anlamalıyım. Böylece duyu organlarına güvenim, açık bilinen bilgilerde yanılmaktan emin oluşum ve taklide dayanan eski bilgilerime güvenim gibi midir? Yoksa pek çok kimsenin şüphe götüren ve ispatı gerektiren bilgileri gibi midir? Bunların hangisi olduğunu sağlam bir şekilde öğrenmem gerekirdi. Bu sebeple, duyu organlarıyla bilinen ve zarûriyât, yani açıkça bilinen bilgiler üzerinde gayet ciddî bir şekilde düşünmeye başladım. Kendimi bu bilgiler hususunda şüpheye düşürmenin mümkün olup, olmayacağını araştırdım. Duyu organları ile elde ettiğim bilgiler hakkında şüphelerim artıp, bunlarla da hata yapmanın mümkün olduğu kanaatine vardım. Devamlı artan şüphelerim üzerine, kendi kendime dedim ki: Duyu organlarının en kuvvetlisi gözdür. Göz, gölgenin durduğuna, hiç hareket etmediğine hüküm verir. Hâlbuki bir müddet tecrübeden sonra, gölgenin hareket ettiği anlaşılır. Gölgenin hareketi fark edilecek şekilde olmayıp, yavaş yavaştır. Öyle ki, hareketsiz kaldığı hiçbir an yoktur. Yine göz, yıldızları bir altın lira büyüklüğünde görür. Hâlbuki astronomi ve hendese ilimleri ile o yıldızın, üzerinde yaşadığımız Dünyadan daha büyük olduğu anlaşılır. Göz yanıldığı gibi, diğer duyu organları da yanılır. Duyu organlarının kendi bilgilerine göre verdikleri hükümlerin yanlış olduğunu, akıl, savunmaya imkân bırakmayacak şekilde gösterir. Bunun üzerine, artık duyu organlarına da güvenim sarsıldı. Son derece açık olan aklî ilimlerden başka bir şeye güvenim kalmadı. On sayısı, üç sayısından büyüktür. Bir şey hem var, hem yok ve bir şey hem hâdis, yani sonradan var olan, hem de kadim, başlangıcı olmayan, olamaz. Her aklın tereddütsüz kabul edeceği hususlarda olduğu gibi, aklî ilimlere güvenilir, dedim. Buna cevap olarak mahsûsât, yani duyu organları dedi ki: Aklî ilimlere nasıl güvenebilirsin. Hâlbuki bundan önce duyu organlarına güveniyordun. Akıl hâkimi geldi, bizim yanılabileceğimizi söyleyip, bizi yalanladı. Eğer akıl olmasaydı, sen devamlı olarak ve ısrarla bizi tasdik edecektin. Şimdi muhtemeldir ki, aklın da ötesinde bir başka hâkim vardır. O ortaya çıkarsa, aklın duyu organlarını yalanladığı gibi, o da aklın yanıldığını söyler. Aklın yanıldığını söyleyecek böyle bir hâkimi bilmemen, onun yok olduğunu göstermez. Bu cevap karşısında nefsim durakladı. Sonra, verdiği şüpheyi kuvvetlendirmek için, şöyle dedi: Görmez misin ki, uykuda iken, rüyada bazı şeyleri görüyorsun. Bir takım hâlleri hayâl ediyorsun. Onların hakikat olduğunu kabul ediyorsun. Uykuda iken, rüyada gördüklerin hakkında bir şüpheye düşmüyorsun. Fakat uyanınca, rüyada inandığın şeylerin hiçbirinin aslı olmadığını anlıyorsun. O hâlde, aklın ile anlayıp, inandığın bilgilerin, sâdece içinde bulunduğun hâl sebebiyle sana doğru gibi gelmiş olmadığını nereden biliyorsun. Mümkündür ki, sende başka hâl meydana gelir de, rüyada gördüğünü uyanınca kabul etmediğin gibi, aklınla anladığın şeylerin de aslı olmayan bir takım hayâller olduğunun farkına varırsın. Yahut da, sana gelecek olan bu hâl, tasavvuf ehlinin hâli gibi olabilir. Zira tasavvuf ehli, “Biz istiğrak hâlinde *manevi hâllere dalınca, duyu organlarının tesirinden kurtulup, akıl ile anlaşılamayan hâlleri müşahede ederiz (görürüz),” demişlerdir. Belki bu hâl ölüm hâli de olabilir. Zira Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar) buyurdu. Kesin olarak bellidir ki, dünya hayatı, ahirete nispetle bir uyku gibidir. İnsan öldüğü zaman, dünyada göremediği bir takım şeyler ona zahir olur”…